Toplumsal Bir Sınıf Olarak Aydınlar

Toplumu incelemek için kullanılan yöntemlerden biri toplumu alt gruplara ayırmaktır. Bu ayrım Marx’ın yaptığı gibi ekonomik temelli olabileceği gibi başka şeyler üzerinden de yapılabilir. Toplumdaki bilgi temelinde bir ayrım yaparsak aydınlar diye bir alt grup oluşur. Bu yazıda sosyolojik olarak aydınları ele alacağım. Şerif Mardin’in kitaplarından öğrendiğim bilgiler bu yazının kaynağı diyebilirim. Ama elbette bunun üstüne kendi düşüncelerimi koymaya da gayret ettim.

Aydın ya da diğer ifadeyle münevver ne zaman ortaya çıkmıştır? Hangi vasıflara sahip olana aydın diyebiliriz? Aydınların zaman içinde yaşadığı değişimi daha iyi kavrayabilmek için aydın kelimesinin İngilizce karşılığı olan ‘literati’ ve ‘intellectual’ kelimeleri arasındaki farkı öğrenmeliyiz.

Geleneksel toplumlarda, bilme işini yapan yani bilgiyi bilen ve bunu gelecek nesillere aktaran kişilere literati denir. Literatinin eleştirel düşünme kabiliyeti yoktur. Çünkü ona yüklenen misyon kendisine paket halinde gelen bilgiyi iletmekten ibarettir. Dolayısıyla muhafazakar yönleri çok ağır basar. Klasik Osmanlı dönemindeki saray okulları ve medreselerden yetişen öğretmenler, kilise eğitmenleri bu niteliktedir. Günümüzde liseye kadar verilen eğitim de maalesef literati yetişmesinin ötesine geçememektedir. Sınav heyecanıyla bilginin gerçek mahiyeti değil bilginin şekli öğrenilmektedir. Bu durum toplumumuzun sözde aydınlanma yaşamamıza sebep olmaktadır.

Sınav heyecanıyla bilginin gerçek mahiyeti değil bilginin şekli öğrenilmektedir. Bu durum toplumumuzun sözde aydınlanma yaşamamıza sebep olmaktadır.

Aslında bütün toplumlar ilk başta literati tipi aydına sahipti. Ancak batıda bazı gelişmelerle beraber farklı bir aydın tipi doğdu: intellectual. ‘Intellectual’lar eleştirel düşünceye sahiptir. Literati, değerleri korurken; intellectual, değerleri eleştirir. Bu bağlamda Kant’ın aydınlanma görüşü hatırlanmaya değerdir: ‘Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.’ Yani intellectual, kendi aklını tek yol gösterici olarak seçen kişidir. Aydın dediğimiz kişi çok bilgiye sahip olandan ziyade, bilgiye doğru şekilde yönelen kişidir.

Aydın dediğimiz kişi çok bilgiye sahip olandan ziyade, bilgiye doğru şekilde yönelen kişidir.

Peki hangi gelişmeler bu dönüşüme sebep olmuştur? En önemli sebeplerden biri iletişim ağlarındaki köklü değişimdir. Bu değişimin sebebi teknolojik gelişmelerdir. İkili haberleşme yöntemi yerine ağ modelli iletişim egemen olmuştur. Somut olursam demek istediğim daha iyi anlaşılacak. Kitapların matbaa aracılığıyla geniş kitlelere ulaştırılması toplum sosyolojisinde yeni bir denklem oluşturdu. İnsanlar bir kitapla fikirlerini şahıslara değil, kitlelere ulaştırmaya başladı. Bu sayede kamuoyu dediğimiz anonim göz doğmuştur. Aydın artık belirli bir kitle karşısında değildir, ne anlatılırsa anlatılsın dışarıdan bakabilen bir göz karşısındadır. Bu göz doğası itibariyle karşısındakinden tutarlılık beklemektedir. Bu sayede aydın krallara yalakalık yapmak ya da kiliseye boyun eğmek dışında alternatif bir yola kavuşmuştur.

Kamuoyunun algısını değiştirebilen pek çok şey olabilir. Deyimi yerindeyse ideolojiler bu kamuoyu algısını büken mekanizmalardır. Ancak her halde geleneksel toplum sistemine kıyasla, kamuoyu laiktir ve tutarlılık arar. Yeni iletişim mekanizmalarıyla beraber literati, intellectual’a dönüşme imkanı bulabilmiştir. Aydın; sorgulama ve araştırmalarında yeni bir meşruiyet kaynağı kazanmıştır.

Rus entelijansiyasının despot hükümetlere rağmen ayakta kalabilmesini yeni iletişim mekanizmalarıyla açıklayan düşünürler var. Onlara göre, bu yeni iletişim ağlarını sadece entelijansiyanın bilmesi ve alternatifinin olmaması onları iktidara karşı korumuştur. İktidar hiçbir zaman onları tasfiye etmeyi göze alamamıştır.

Aydınlardan bahsederken üzerinde durulması gereken önemli noktalardan birisi de romantizmdir. Romantizmin çok önemli bir sonucu daemonic(ben bu ifadeyi nefs olarak algılıyorum.)’in meşrulaşmasıdır. Daemonic insanın kendisi denebilir. İnsanı iyi ve kötü yanlarıyla kuşatan ruh olarak düşünülebilir. Romantizme göre insanın yaptığı ‘yanlışlar’ dış dünyanın ona dayattığı bir şey değildir, iç dünyasından gelen bir şeydir. Dolasıyla kişiliğinin bir parçasıdır. Daemonic’in insanın bir parçası olduğunun kabulü edebiyattan felsefeye her şeyi etkilemektedir. Platon’un felsefesinde daemonic’in dışlanmasını çok rahatlıkla görebilmekteyiz. Ona göre çocukları erdemsizleştiren toplumdur. Eğer toplumdan çocukları yalıtırsak ve onları en mükemmel şekilde yetiştirirsek olması gereken devlete ulaşılabiliriz. Burada platon’un göremediği her çocuğun aslında içinde bir kötü taraf taşıdığıdır. Yani planı çökmeye mahkumdur. Kötülük dışsal değil içseldir.

Geleneksel İslam kültüründe de nefs(daemonic) dışlanmıştır. Kötülük insana dıştan gelen bir şey olarak görülmüştür. Ancak tasavvuf bunun radikal bir istisnasıdır. İbni Arabi, Abdülkadir Geylani ve Mevlana gibi büyük mutasavvıfların vaaz ettiği tasavvuf nefs terbiyesini odak noktasına almış, dış gerçeklikten önce iç gerçekliğin değiştirilmesi hedeflemiştir. Bu sebeple tasavvuf derin bir dünyadır. Mesnevideki birkaç mısra insan hakkındaki yüzlece kitapla yapılacak analize denk olması bu derinliği göstermektedir.

Günümüz Türkiyesinde davranışçılık(behaviorism)’a duyulan ilgi toplum olarak geleneksel İslam kültürüne yakın olduğumuzu göstermektedir. Davranışçılık özetle şunu der: içsel değerler olan duygular ve düşünceler değil, dışsal değerler olan davranış’lar incelenmelidir. Pavlov’un köpeğiyle yaptığı deney bu akımın en klasik örneğidir.

Aydınların ekonomik olarak nereden beslendikleri gelişimlerinde belirleyici bir rol oynamıştır. Avrupa’da -Ortaçağ’da- aydınlar kilise sayesinde geçinebilmekteydi. Dolayısıyla kilisenin koyduğu sınırlar dışına çıkmak çok zordu. Kilise elindeki bu teknik bilgiyi devlete karşı bir güç olarak kullandı ve Avrupa’nın devlet-kilise çatışmasının sosyolojik temellerinden biri atılmış oldu. Aydınlar devlet tarafından da finanse edilebilir. Burada devletin yönetimine göre çok değişebilecek olasılıklar var. Osmanlı özelinde incelersek şunları söyleyebiliriz: Osmanlı’da devletin müdahale etmediği kurum olmadığı için aydının devletten kaçabilme imkanı yoktu. Devletin elinin altında olan aydın, devleti rahatsız ettiği anda pasifize edilebilmiş dolayısıyla aydın sınıfının gelişmesine devlet engel olmuştur. Batıya karşı güçsüz düştüğü anda devlet kendi eliyle aydın yaratmaya çalışmıştır. Bu yüzden Tanzimat aydınlarının hepsi aynı zamanda devlet adamıdır. Bu tarihsel gerçeklerin sonucu olarak Cumhuriyet kurulduğu sırada kendi ayakları üstünde duran bir aydın sınıfı yoktur. Bunun dışında orijinal bir İslam ideolojisinin İstanbul’da gelişememiş olması da devlet hegemonyasının bir sonucudur. Aydının potansiyel geçim kaynaklarından biri de aristokrasidir. Aristokrasi doğası itibariyle rekabetçi olduğu için aristokrasi sayesinde geçinen aydınlar hızlıca büyüyebilmiştir. Fransız aydınları bu yolla geçimlerini sağlamıştır. Fransız aydınlarının elitist duruşları bu tarihi vakıa ile açıklanabilir. Aristokrasi ile iç içe geçmiş olan aydınlar halktan kopuk yaşamıştır. Başka bir geçim kaynağı kitaplardır. Kitaplar kitlelere hitap eder. Kitleye hitap etmeyen kitap ekonomik bir kazanç getirmez. Kitap yazarak geçinen aydınların popülist eğilime sahip olmaları aslında geçim kaygısına bağlanabilir.

Aydınlara ilişkin yapılabilecek en önemli tespitlerden biri de toplum tabularının yaratılmasındaki işlevi üzerinedir. Toplumsal tabular aydın ve devlet ittifakı ile kurulabilir. Tek başına devletin ya da tek başına aydının bunu başarabilmesi mümkün değildir. Devlet, ekonomik ve siyasi desteğiyle; aydın ise fikri desteğiyle tabu dediğimiz olguyu inşa eder.

Devlet, ekonomik ve siyasi desteğiyle; aydın ise fikri desteğiyle tabu dediğimiz olguyu inşa eder.

Bu yazıyı yazmadan önce Şerif Mardin’in İdeoloji kitabı ve Türkiye’de Din ve Siyaset kitabından çokça istifade ettim. İleri okuma için bu kitaplara ve Sabri Ülgener’in Zihniyet Aydınlar ve İzm’ler kitabına başvurulabilir.

Paylaş

İlk yorum yapan siz olun.

Bir Cevap Yazın