Çanta

Sanırım iki ya da üç kişilerdi. Benim gördüğüm iki idi ama üçüncüleri de vardı ya da bana böyle hissettirmeyi başarmışlardı. Bir tanesinin eli hiç sabit durmuyordu. Sanki yanlış ya da ters bir şey yaparsam yapacağım son şey olacakmış gibi söylüyordu. Bunları gerçekten, kasıtlı olarak, ima etmiş de olabilirdi ben kafamda kurmuş da olabilirdim. Cevabın ne olduğunu söylemek kesinlikle çok zor. Tabi bu ikisinden gelen buram buram tiner kokusu da cabası…

Para istediler. Öyle üç lira beş lira da değil. Neyin varsa dediler. Tabi ben gariban, neyim olsun. İki lira bozuk param, sırt çantam ve içindeki iki defterim, yarısı okunmuş bir Oğuz Atay romanı, bir tane sıfır beş uçlu kalem ve uçları. Korktuğumdan değil, uzatmaya gerek olmadığından verdim cebimdeki iki lirayı. Başka yok dedim. Olmaz dediler. Ver hepsini. Çantam işinize yaramaz defterle ne yapacaksınız sanki dedim. Buna bir cevap vermedi ama istedi işte.

Ben de verdim anne çantamı. O yüzden işte, çantam falan yok. Okulda ya da parkta ya da otobüste unutmadım.

İnanır mı annem buna. Göster bakalım dedi ceplerini. Göstermek istemedim. Neden soruyorsun ki dedim. Tüm paramı verdim dedim. İnanmadı. İlle de gösterecekmişim. Hee, gösterdik mecbur ne yaparsın anne işte. Cebimden on lira kağıt para çıkınca tabi sinirlendi annem. Ben de hiç yapmam genelde ama paraya kızdım. Hatta hızımı alamayıp Cahit Arf’e bile kızdım. Tabii Paşa’ya kızamam o kadar da değil… Yalanımı ortaya çıkaran paraya kızdım elbet.

Tabi hikayenin yalan olduğunu öğrenince annem başladı beni sıkıştırmaya. Yok, efendim kaç yaşında bir insanmışım da bir çantaya sahip çıkamıyormuşum ile başlayıp her gün şehrin bir ucundan bir ucuna seyahat edebilmeme şaşırmasıyla sonlandırdı. Arada neler söyledi ben de sizin kadar bilmiyorum çünkü başka bir yalan uydurmam gerekiyordu.

Hak verirsiniz ki aklıma hiçbir şey gelmedi. Tek çarem gerçekleri anlatıp cezama katlanmaktı.

Her zamanki gibi hikayem metrodaki yürüyen merdivenlerde başladı. Nedense o gün çok düşünceliydim. Daha önce bu merdivenler hakkındaki düşüncelerim mi gelmişti aklıma yoksa başka bir şeyler mi, demesi zor. Ama önümdeki çocuğun çantasındaki 1773 yazısı da gözümden gitmiyor. Sağ olsunlar onların sayesinde hayalimdeki üniversitenin kuruluş senesini ezberleyebildim. Hani olur da bir yarışmada falan karşıma çıkarsa düşünmeden cevap verebilecek durumdayım.

Düşünce evrenimde kaybolmuş bir şekilde kendimi metrobüste oturuyor buldum. Her zamanki yerimde değilim ama çok da uzaklaşmış sayılmam. Otobüs körüğünün dibindeki iki kişilik yerde cam kenarında değilim ama hemen yanındayım. Bir kadın geldi. Yaşlı sayılmaz ama yorgun görünüyor. Kalktım yer verdim. Oturdu elbette ama İstanbul halkından beklenmeyecek bir şey yaptı. Ver çantanı kucağıma koyayım, taşıma dedi. Ayağımın dibine koyayım deseydi imkanı yok vermezdim. Ama ver kucağıma koyayım dedi. Şaşırttı beni. Severim ben çantamı. Yanımdan ayırdığım görülmüş değildir. Kadının da yakınlığını sevdim. Verdim. Bir de teşekkür ettim. Birkaç yaşın kaç, nerelisin, nerede okuyorsun gibi soruları ustaca geçiştirip sessizliğe bürünebildik. İşte bunu fırsat bilip kulaklığımı taktım ve kendimi müziğin ritmine bıraktım. Müzik denen meret de olmasa bu yolculuklar çekilmez olurdu.

Laf arasında ineceğini söylediği durağa şimdi yaklaştık. Üç durak sonra o inecek ve kalkarken de nezaket gereği yerini bana bırakacak. Sabahın erken saatinden beri uyanık olmak bile tek başına insanı yorarken bunca yolu kat edip okula gitmek ve aklen olmasa da fiziken varlığını tüm sınıf arkadaşlarına ve öğretmenine kanıtlamak çok yorucu iş. Biraz sonra oturacak olma fikri oldukça iyi hissettiriyordu. Ama son birkaç duraktır bu kadının bana dik dik bakışlarını ayırmadan bakmasını hiç mantıklı bulmuyordum. Acaba bir şeyler söylemeyi düşünüyor ya da istiyor da söyleyemiyor mu?

Tam olarak ineceği durağa geldi. İnmek için ayaklandı ve kapıya doğru yöneldi. Ama bir sorun var. Neden çantamı vermiyor ya da kalktığı yerin aslında bana ait olduğunu bana ve otobüsteki diğer insanlara beyan etmiyor ki. Yoksa o da benim kadar iyi biliyor ki kalktığı yeri ona ben verdim ve ayrıca elinde tuttuğu çanta benim biricik çantam. Acaba yol boyunca hiç onunla konuşmadım diye bana tavır mı yapıyor? Ama insan tanımadığı birine tavır yapabilir mi? Hem de benim gibi oturduğu yeri kendisine veren ve kendisi ayakta yolculuk eden birine. Doğrusu birisinin tavır yapması gerekirse o kişi benim. Ona yerimi verdim. Ayakta yolculuk ettim. Tamam, belki o da benim çantamı kucağında taşımak gibi nazik bir harekette bulundu ama şimdi o biricik çantamı bana geri vermeden iniyor ve eminim ki yaptığı şeyin farkında.

Amacı çantamı çalmak değil. İçinde kendisine yarayacak hiçbir şey yok. Amacı beni metrobüsten indirmek. Beni bu durakta indirip ne diyecek ki ya da ne yapacak. Durduğum yerde durmaya devam edip inadımı sürdürmek mantıklı mı olacak, yoksa hemen inip ne yapmaya çalıştığını sormak mı? İnersem ona bir zafer tattırmış olacağım. Bunu istemiyorum. Biraz daha sabretmem gerekiyor. Yüzünü görmem lazım. Ve hemen sonrasında tüm düşündüklerimin doğru olduğunu bana ispat eden o bakışları gördüm. Metrobüsten inince diğer insanlar gibi yoluna devam etmek yerine durup arkasına döndü ve bana baktı. Arkasından gidip gitmediğimi merak etmişti. Arkasından gitmediğimi görmek onda bir şaşkınlık yaratmıştı ama bu o kadar kısa sürdü ki bunu ancak o an ona benim kadar dikkatli bakan birisi anlayabilirdi. Çünkü bir an sonra şaşkınlığı hayal kırıklığına dönüşmüştü. Yaşadığı hayal kırıklığı beni hüsrana çevirdi. Söylemek istediği ya da yapmak istediği şey neydi ki acaba inmediğimi görünce böyle bir hayal kırıklığı yaşamıştı. O andan sonra emindim ki birkaç dakika hiçbir yere ayrılmayacaktı. Bir sonraki durakta inmemi ve ilk gelen araçla yanına dönmemi bekleyecekti. Ama ben bunu hayatta yapmadım. Şu an kendime o durakta neden inmediğimi sorduğumda bir cevap bulamıyorum. Neden bu kadar çekinmiştim ya da korkmuş muydum? Belki cevabı hiçbiri değil ama inmemiştim. Zaten onu çok uzun süre düşünmedim de. Çünkü çantamı çaldırmıştım ve bunu anneme nasıl anlatacağımı bilmiyordum. Sonrasında yukarıda duyduğunuz ama annemin de sizin gibi inanmadığı hikayeyi uydurdum. On liramı atmaya kıyamadığım için annem hikayemin yalanlarını yakaladı ve gerçeği öğrenmek istedi.

Hayat kadar basit bir yalan söyledim anneme. Hikayenin aslını anlatmadım. Sadece metrobüste çantamı unuttuğumu ve bulamadığımı söyledim. Çünkü içine daldığım düşünceleri bir sıraya koyup anlatmamın imkanı yoktu. Şu an bunları odamdan çıkmama cezamdan dolayı yazıyorum. Belki indikten sonra pek düşünmediğim bu kadını şimdi saatlerce düşünmeme neden olan bu cezam sırasında.

Paylaş
Emre Han Ata Hakkında 16 Yazı
İTÜ Makine öğrencisi ve gezgin.

İlk yorum yapan siz olun.

Bir Cevap Yazın