Öztürkçe ve Osmanlıca Arasında Savrulan Türkçede Kelimeler

İnsanları hayvanlardan ayıran en önemli yeteneklerden birisi de dile sahip olmasıdır. Karmaşık duygu dünyamızı, maddi olayları ve birçok şeyi ona başvurarak başkalarına aktarırız. Bu yazıda ideolojik kaygılardan uzak durarak şu anda kullandığımız dil üzerine fikirlerimi paylaşmak istiyorum.

Dilin; gramer, fonetik, kelime haznesi, alfabe gibi boyutları vardır. Bu yazıda ise kelime haznesi üzerinde duracağım. Bunun için öncelikle dilin hayattaki işlevinden bahsetmeliyim.

Dildeki kelimelerin zenginliği yaşanılan hayatla örtüşür. Başka bir deyişle kelimeler hayatta karşılığı olduğu için var olur. Bundan 50 yıl önce bilgisayarla ilgili terimler yoktu. İnsanoğlu bu terimlere ihtiyaç duydu ve bu kelimeleri üretti. Dildeki kelimelerin nasıl zenginleştiğine ilişkin başka bir örnek daha verelim. Kürtçe esasen kırda gelişen bir dil olduğu için bu hayat tarzına uygun kelimelere sahiptir. ‘Sürü’ kelimesi Türkçede bir tane iken; Kürtçede ‘kuş sürüsü’ demek için bir kelime, ‘koyun sürüsü’ demek için farklı bir kelime kullanılmaktadır. Kürtçede her sürü kendine has isme sahiptir. Kürtler hayvancılıkla yoğun bir şekilde uğraşan bir halk olduğu için bu kelimelere ihtiyaç duymuştur. Bu örnekler dilin hayatla ne kadar iç içe olduğunu gösterir.

Bu perspektifle Türkçeye de bakalım. Eski Türkçe göçebe hayatı yaşayan bir toplumda gelişmiştir. Bu sebeple Türkçe kelime olarak zayıf kalmıştır. Eski Türkçede zengin olan fiillerdir. O zamanki insanların hayatı duygular üzerine değil, eylemler üzerine kurulduğu için bu anlaşılabilir bir durumdur. Zamanla yapılan fetihlerle beraber Türkler şehir hayatına adapte olmuş ve dilimiz de bu yeni hayat tarzına göre gelişmiştir. Fetihlerden sonra Türkçe kendi yapısına uygun olarak kelime türetmek yerine diğer dillerden kelimeler devşirmiştir. Buna rağmen Türkler fethettiği yerlerde idareci olduğu için Türkçe yok olma durumuyla da karşılaşmamıştır. Tarihi olayları geçiyorum. Sonuç olarak cumhuriyet devriminden önce elimizde Osmanlıca diye bir dil vardı. Halk tabakasına inildiğinde konuşulan dil bugünkünden uzak değildi. Ancak Osmanlı aydınlarının kullandığı kelimeler sıradan bir vatandaş için çok yabancıydı. Elbette günümüz aydınlarının kullandığı kelimeler de sıradan bir vatandaş için yabancıdır. Ama dikkate alınması gereken şey şudur: Öztürkçe mantıkla türetilen kelimeler sıradan insanlarda bir çağrışım yapma gücüne sahiptir. Sıradan insan böyle kelimelerdeki manayı daha çabuk hazmeder. Osmanlı aydının kullandığı kelimeleri hazmetmek çok daha zor olmuştur. Örneğin: müselles, mustatil ve muhammes kelimeleri sıradan insana çağrışım yapmaz. Bu kelimeler yerine üçgen, dikdörtgen ve beşgen kelimeleri sıradan insana –okula gitmemiş olsa dahi- bir çağrışım yapar. Hele bu kişiye basit bir eğitim verilmişse bu kelimelerdeki anlam çok daha rahat kavranılır.

Bazı kişiler Osmanlıcayı 3 dili mündemiç ettiği için överler. Aslında bu övünülecek bir şey mi bence çok tartışmaya açık. Demek istediğim şu tarihi bir vakıa ile daha iyi anlaşılacak sanırım. Oryantalistler Osmanlıcayı öğrendikten sonra Arapça ve Farsça öğrenmeye başlarlardı. Çünkü Osmanlıcada kullanılan kelimelerin önemli bir kısmı o dillerin ürünüydü. Osmanlıcaya hâkim olmak için o dilleri bilmek şarttı. Dilde dilin kendi mantığıyla türetilmeyen kelimeler fazla olunca böylesine garip durumlarla karşılaşılıyor.  

Bilim insanları yeni bir şeyle karşılaşınca, yeni şeyi ifade etmek için kelime türetir. Karşılaşılan şeyin ya sadece yabancı dilde karşılığı vardır ya da hiçbir dilde karşılığı yoktur. İşte böyle durumlarda yeni kelime üretmek için –Osmanlı zamanında- Arapçaya başvuruluyordu. Dolayısıyla bilim geliştikçe akademik dil ve sıradan dil arasındaki makas açılıyordu.  Osmanlıca ile bilim yapmak, sıradan vatandaşla dil bağını kesmek anlamını taşıyordu. Bu açıdan bakılınca cumhuriyetin dil devrimlerinin ciddi bir haklılık payı olduğu görülür. Burada cumhuriyetin yaptığı dil devrimlerini derinlemesine incelemeyeceğiz. Alfabe devrimini ise hiç incelemeyeceğiz. Esasen üretilen yeni kelimelerin üzerinde duracağız.

Dil devrimlerinde Öztürkçecilik akımı etkili olmuştur. Bu akıma göre kelimeler Türkçenin doğal yapısına uygun olarak sondan eklemeli olarak türetilmelidir. Yabancı kelimelere Türkçe karşılık bulunmalıdır. Sadece Arapça ve Farsça değil, batı dillerindeki kelimelere de karşılık aranmalıdır. Bunun için esasında iki yol benimsenmiştir:

  1. Eski Türkçede kullanılan ama günümüzde unutulmuş olan kelimeleri canlandırmak.
  2. Kullanılan kelimeleri (isim, sıfat, fiil…) kök kabul edip bunlara sondan ekleme yoluyla yeni kelime türetmek.

İlkine örnek olarak şunları verebiliriz: kip, tin, sav, töz, salt. Bu kelimeler Eski Türkçenin kullanıldığı eserlerden keşfedilmiş ve yeniden kullanıma sokulmuştur.  İkincisine örnek olarak şunları verebiliriz: kılgı (‘kılmak’tan kılgı, eski karşılığı amel), etki (‘etmek’ten etki, eski karşılığı tesir), bağlantı (‘bağlanmak’tan bağlantı, eski karşılığı rabıta). Dilimizde bu şekilde türetilen kelimeler bolca bulunmaktadır. Bu yöntem sadece eski kelimelere karşılık bulmak için kullanılmamıştır. Batı dillerindeki teknik kelimelere karşılık bulmak için de kullanılmıştır. Örneğin: yazılım (‘software’in yerine), donanım (‘hardware’in yerine), artı (‘pozitif’in yerine). Başka bir yöntem de birleşik kelime üreterek yabancı kelimelere alternatif bulmaktır. Bunlara örnek olarak şunları verebiliriz: buzdolabı(‘refrigerator’ın yerine), bilgisayar(‘computer’ın yerine). Bazı şehir efsaneleri var çok oturgaçlı götürgeç gibi. TDK böyle bir kelime türetmemiştir. Kaldı ki türetmiş olsaydı bile Öztürkçecilik böylesine basit bir yaftalamayla açıklanamaz. Dil meselesi ne kadar toplumla iç içe geçmiş olsa bile teknik bir meseledir. O yüzden dille ilgili yeterli bilgi sahibi olmadan Öztürkçeciliği yargılamak hele böyle saçma şehir efsaneleriyle yargılamak kabul edilemez. Başka örnekler için şu linke tıklayabilirsiniz. Piyasada gerçek manada boş konuşan kişilerin TDK’ya karşı yaptıkları bu karalamalara karşı Türkçe konuşan herkes bilinçli olmalıdır.

Dil devrimleri şu anda kullandığımız pek çok kelimeyi lugatımıza kazandırmıştır. Konut, açı, konum, görelilik, örtük, yoksul, günaydın, tünaydın gibi kelimeler yeni türetilmiş kelimelerdir. Ancak şuna dikkat etmeliyiz: Yukarıdaki kelimeler türetilen pek çok kelime arasından toplumun kabul ettikleridir. Bu kelime türetme sürecinde çok enteresan (hakikaten enteresan) kelimelerle de karşılaşılmıştır. Örneğin: tilcik (kelime yerine türetilen sözcüklerden biri), devinim (hareket), almaşık (alternatif), uyarlaç (adaptör), us (akıl), gönderme çatısı (referans sistemi), varsıl (zengin), sivretgeç (kalemtıraş), erke (enerji) kelimeleri türetilmiş ancak toplum tarafından benimsenmemiştir.

Sistematik bir şekilde yapılan dil devrimleri maalesef beklenmeyen sonuçlar da doğurmuştur. Normalde bir kelime toplumda ayıklanmalar sonucunda var olur. Toplum bir kelimeyi telaffuz olarak kendine uyarlar, kelimenin anlam olarak altını doldurur. Eğer türetilen yeni kelime benimsenmezse ve eski kelime reddedilirse ortaya şöyle bir durum çıkar: Toplumsal olarak ihtiyaç duyduğumuz bir anlam vardır ancak onu karşılayan kelime yoktur. İşte böyle bir durumda yabancı kelimeler bu eksiklikleri kapatmak için dile hücum eder. Mesela ‘hiyerarşi’ kelimesi bu bağlamda düşünülebilir. Osmanlıca’da bu kelime ‘silsile-i meratib’ kelimesiyle karşılanıyordu. Yerine önerilen ‘aşama sırası’ kelimesi toplum tarafından benimsenmedi. Sonuç olarak eski kelime reddedildi ama yerine yenisi konamadı. Ve dilimize Fransızca kökenli hiyerarşi kelimesi girdi. Tabi ki de bu sonucu sadece dil devrimlerine bağlamak haksızlık olacaktır. Burada toplumumuzun batıya olan yanı sıra dile sahip çıkma güdüsünün gelişmemiş olması da bu duruma neden olmuştur.

Dil probleminin karşımıza çıktığı en bariz alan felsefedir. Felsefede kelimeler çok önemlidir. Çünkü bütün filozoflar benzer kelimeleri kullanmış olmalarına rağmen kelimelerin altını çok farklı doldurmuşlardır. Bir de buna ek olarak bir kelimelik ihtiyacı karşılamak için birden fazla kelime kullanılınca felsefe yapmak daha da zorlaşmıştır. Biraz örnek verirsem demek isteğim daha iyi anlaşılacak sanırım. Akıl kelimesi yerine Öztürkçeciler us kelimesini üretmiştir. Madde kelimesi yerine özdek, cevher yerine töz, araz yerine ilinek, ruh yerine tin, meleke yerine yeti, müdrike yerine anlık, külli yerine tümel, cüz’i yerine tikel, tahkiki yerine savlı, kemiyet yerine nicelik, keyfiyet yerine nitelik. Görüldüğü üzere Osmanlıca felsefe yapan ile Öztürkçe felsefe yapan arasında çok ciddi bir uçurum var. Ancak ikisinden birini tercih etmek de çözüm değil. Çünkü bazen Osmanlıca bazen de Öztürkçe kelimeler istenilen manayı karşılayabilmektedir. Türk filozoflarının en önemli sorunu, mutabakata varılan bir lügatlarının olmayışıdır. Bu ikirciklik yüzünden felsefenin Türkçe yerine batı dillerinden biriyle yapılması tercih edilebilmektedir. Tabi ki de bu sonucu sadece ikircikliğe bağlamak haksızlık olacaktır. Akademik dünyanın batı dilleriyle dönmesinin bu durumda ciddi bir etkisi vardır.

Hukukta da Öztürkçecilik akımı etkili olmuş ve hukuk dili zaman içerisinde sadeleşmiştir. Bu durum 2001 yılında kabul edilmiş medeni kanunla 1926 yılında kabul edilmiş medeni kanun kıyaslandığında rahatlıkla açığa çıkar. Mer’i yerine yürürlükte, kazai yerine yargı, akit yerine sözleşme, akdin inikadı yerine sözleşmenin sona ermesi, hakiki şahıslar yerine gerçek kişiler, hükmi şahıslar yerine tüzel kişiler... Bunlara benzer çokça örnek bulunabilir. Bu konuyla ilgili kanaatim sadeleştirmeler hukuk dilini halkın anlayabileceği seviyeye getirmekte ve bu açıdan faydalı olmaktadır. Ama bundan 50 yıl önceki hukuk kitaplarını da okuyamamak gibi kötü bir sonuç da doğurmaktadır.

Gurbette yaşayıp Türkçeyle çok haşır neşir olamayan insanlarla konuşulduğunda şu fark edilir: Türkçe mantığıyla üretilen kelimeler (sondan ekleme şeklinde üretilen kelimeler) onların kafasına yatarken başka dilden alınan kelimeler onlara çok yabancı gelir. Mesela tali ve meşruiyet kelimeleri onlarda bir çağrışım yapmazken küllük ve kapıcı gibi kelimeler onlarda hemen bir çağrışım yapar. Çünkü bir kelime gökten zeplinle inmiş gibiyken diğeri Türkçenin mantığı içerisinde türetilmiştir. Yani sondan eklemeli olarak kelime türetilmiştir. Öztürkçe akımının haklılığı burada da bir kez daha ortaya çıkar.

Maalesef dilimizle ilgili akademik çalışmalar çok zayıf. Dilimizdeki kelimelerin etimolojik kökenine ilişkin yeterli çalışmalar bulunmamakta. Sevan Nişanyan’ın hazırladığı etimolojik sözlük (nisanyansozluk.com) yeterli olmamakla birlikte kullanılabilecek ender kaynaklardandır. Sitede dilimizdeki kelimelere ilk ne zaman rastlandığına, kelimelerin telaffuzunun nasıl evrildiğine ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Beni şaşırtmış bir kelimeyi sizle paylaşmak istiyorum. Taşra kelimesi ‘dışarı’ kelimesinden evrilmiştir ve zaman içinde taşra ile dışarı kelimeleri toplumda karşılık bulmuştur. Dilimizde bunun gibi pek çok kelime var ve açığa çıkarılmayı bekliyor. Dilimiz üzerinde yeterli çalışma yapılmadığı için akademik açıdan bakir durumda denebilir.

Sosyal bilimlerde deney yapmak doğa bilimlerindeki kadar kolay değil. Sosyal bilimlerin konusu olan dil için de deney yapamasak da farklı deneyimlerden yararlanabiliriz. Demek istediğim; etimolojik kökenleri araştırırken Azerice veya Orta Asya dilleri kullanılmalıdır. Bu dillerle aynı kökten doğmamıza rağmen farklı yollar takip ettiğimiz için farklı geliştik. Bu dillerle yapılacak mukayeseler kelimelerin etimolojik kökenini bulmak için bize çok yardımcı olacaktır.

Bazen dilimizde şöyle garip durumlarla da karşılaşabiliyoruz: iki farklı dilden aldığımız iki kelime sesteş oluyor ama anlamları farklı oluyor. Buna örnek olarak ‘meta’ kelimesi verilebilir. Meta Yunancada ‘öte’, Arapçada ‘ticaret malı’ anlamını taşımaktadır. Türkçede metafizik ve meta değeri olan şey derken iki kelimeyi de kullanmaktayız. Bunun gibi örneklere dilimizde rastlanabilir.

Dilimizde ilgi çekici başka bir şeyden daha bahsetmek istiyorum. Sermet Sami Uysal’un tezi olan Türkçe’de Yaratılan Fransızca Sözcükler ve Türkçe’de Anlamları Değiştirilen Fransızca Sözcükler kitabında anlatılan şey dilin yapısını daha iyi keşfetmemizi sağlayacaktır. Türkçe’ye pek çok Fransızca kelime hücum etti. Toplumumuz bu kelimelerle Fransızca kelime türetme mantığını kavramış ve bunun üzerine çıkarak Fransızca mantığına sahip kelimeler türetmiştir. İşin enteresan tarafı TDK dahi bu kelimeleri Fransızca kökenli sanmaktadır. Örneğin: sadist kelimesini Fransızca sanıyoruz ama Fransızcada böyle bir kelime yok. Sadistin Fransızcadaki karşılığı ‘sadique’. Otopark kelimesi ne İngilizcede (parking) ne de Fransızcada (parc de stationnement) bulunmaktadır. Bonkör kelimesini de Fransızca sanmamıza rağmen aslında böyle değildir. Kendimiz bu kelimeyi türetmiş durumdayız. Buna benzer birkaç örnek daha vereceğim ve parantezlerde -eğer varsa- Fransızca karşılığını göstereceğim: sosyetik(snob), galerist, assolist(étoile veya vedette), şefgarson(chef de rang), ametal(non-metal), mikrobik(microbien), şovenist(chauvin) psikiyatrist(psychiatre), apolitize olmak(devenir apolitique).

Özetle dil devrimleri kelime türetirken Türkçe gramer mantığıyla hareket etmiş ve akademik çalışmalarda Türkçenin yapısına uygun kelimeler türetilmesine imkân sağlamıştır. Yani akademideki dili normalleştirmiş, halkın daha rahat anlayabileceği hale getirmiştir. Ama ilerleyen süreçte devrimlerde ipin ucu kaçmış ve ortaya abuk sabuk yeni sözcükler çıkmıştır. Eskiyi terk eden ve yeniyi güzel inşa edemeyen devrimler sonucu lugatımız yabancı sözcüklerin akınına uğramıştır.

Bundan sonra benimsenebilecek dil politikasıyla ilgili şahsi kanaatim ise şudur: Arap alfabesinin yeni nesillere öğretilmesinin bir önemi yoktur (din eğitimi konumuz dışıdır). Modern Türkiye’nin dil konusunda ihtiyacı alfabeden ziyade kısırlaşmış dilimizin yeniden zenginleştirilmesidir. Yani kullanılan kelime haznesi artırılmalıdır. Bunun için Osmanlıcadan kelimeler yeniden kullanılabileceği gibi Öztürkçe mantığıyla yeni kelimeler de üretilebilir. Önemli olan yeni kelimelerin hayatımızda karşılığı olmasıdır.

Paylaş

İlk yorum yapan siz olun.

Bir Cevap Yazın