Akıl ve Fenomenler Dünyası Üzerine Bir İnceleme

Felsefe tarihi boyunca akıl felsefi düşünüşün temelinde yatan öğe olmuştur. Nitekim Aristoteles, Kant ve Hegel gibi büyük filozoflar da bunun bilincinde olarak aklı analiz etmiş ve genel olarak felsefelerinin temeline aklın incelenişini koymuştur. Bu durum öyle bir evreye gelmiştir ki, bir yerde onların akla ve aklın sınırlarına dair yaptıkları yorum zihin felsefesinin doğuşunu hazırlamıştır. Ayrıca fenomenler dünyasıyla- görünen, bilinen dünya- aklın bağıntısı felsefi düşünüş açısından önemli bir ilişkidir. Öyle görünüyor ki, felsefi düşünceye başlarken böyle bir giriş, sonraki düşüncelerimizde de bize ışık tutacaktır.

Felsefede özne, mantık dalı dışındaki kullanımlarıyla düşünceyi ifade eder.Daha doğrusu özne, yargılamayı yapan öğedir. Nesne ise, yargının yöneldiği öğeyi ifade eder. Bu durumda biz nesnenin mi önceliğinden yoksa öznenin mi önceliğinden bahsetmeliyiz? Eğer nesne önceyse, nesnenin, tanımı verilen ve ontolojik açıdan kurucu unsuru olan herhangi bir dış düşüncenin, yani düşünceyle gerçekleşen bir yargının ona yönelmesinden bahsedemeyiz. Çünkü durağan nesnenin kendisine yönelen bir düşünce zamansal olarak henüz yoktur. Bu durumda o, nesne değildir. Aynı şekilde, eğer özne önceyse, bu salt aklı oluşturacağından eylemsiz bir akıl olacaktır. Çünkü zamansal olarak, yöneleceği yani düşüneceği herhangi bir nesne yoktur. Bu durumda öncelik özne de değildir. Özneye özne niteliği kazandıran, onun kavramsal tanımında var olan düşünce eylemini gerçekleştirmesidir. Düşünce eylemini gerçekleştirebilmesi, yani bir şeye yönelmesi için de, herhangi bir nesne olması gerekir. Örneğin, herhangi bir insan evreni düşünsün. Burada düşünme eylemini gerçekleştiren şey, o insanın aklıdır; fakat düşünce eylemi için, aklın yöneldiği bir şey olması gerekir. Örneğimizde bu, düşünüşün yöneldiği şey olan evrendir. Sonuç olarak, örnekte özne olan şey insanın aklı (vernunft), nesne olan şey ise evrendir. Özne-nesne birlikteliği, kavramsal anlamda bütünsellik içindedir.Yani ne öznenin önceliğinden ne de nesnenin önceliğinden bahsedilemez. Çünkü bu nitelikleri kazanabilmeleri için bir bütünsellik, yani aynı andalık gereklidir. Salt evren, evren olması durumuyla bu anlamda bir nesne değildir; o yalnızca bir kavramdır. Onun nesne olabilmesi için, bir özneye yani kendisine yönelen bir düşünüşe ihtiyacı vardır.

Düşünme eylemi, yukarıda da belirttiğimiz gibi ancak ve ancak bir şeye yönelik olabilir. Düşüncenin yöneldiği şey ise, en temelde maddedir veya maddeden türeyen kavramlardır. Çünkü, akıl da bir maddedir; aklın madde olması durumu, onun madde olan beynin bir fonksiyonu olmasından gelir. O halde, bilincin eylemini gerçekleştirebilmesi durumu, ancak bir madde veya maddeden türeyen bir kavramla mümkündür. Örneğin, “sarılık” kavramı, soyuttur ve madde değildir. Ancak, sarılık kavramı sarı olan şeylerden türemiştir. Mesela bir muz; muzun renginin sarı olması ve aklımızda uyandırdığı izlenim, madde olan muzun bir niteliğidir. Ancak sarı rengi, oluşturduğu tasarımıyla aklımızda soyut bir kavram halini almıştır. Fakat bu kavram her ne kadar soyut olsa da, aslında somut olan ve daha da önemlisi madde niteliği taşıyan bir muzdan türemiştir. Aynı şekilde, “sarılık” kavramı da, niteliği sarı olan maddelerin uyandırdığı tasarımların bir bileşenidir. Bu tasarımlar, her ne kadar soyut olsa da, madde kökeninden gelir. Ayrıca insan aklının bu gerçeği, maddenin doğasında olan bir kendindeliktir. Aklın yalnız ve tek maddeyi veya maddeden türeyen kavramları tanımlayabilmesi durumu, onun maddesel varoluşunun bir getirisidir. (Modern psikolojide bize göstermektedir ki insan zihninin tasarımları bir şekilde deneyden elde edilir. Aklın tasarımları, felsefi anlamıyla zihnimizde canlanan ideler, özünde somut şeyleri taşır. Modern psikolojinin ortaya koyduğu bu teori bizi destekler niteliktedir.)

Bu açıklamalardan çıkan en işlevsel sonuç şudur; akıl maddeyle eylemini tamamlar ve onunla anlam kazanır. Maddeden bağımsız bir aklın tasviri, onun eylemsel varlığını icra edebilmesini sağlayan ögeden soyutlamak olacaktır. Akla bu niteliği kazandıran, düşünme eylemini gerçekleştirebilmesidir ve eğer madde yoksa, aklın eylemini gerçekleştirebileceği bir malzemesi de yoktur. Bu durumda o, sadece terimsel anlamda akıldır; eylem gerçekleştiremeyeceği için fonksiyonel olarak düşünen bir akıl değildir. Şöyle bir ayrıma gidebiliriz; “Akıl” dediğimiz şeyden, aslında biz iki farklı olguyu ifade ediyoruz. Birincisi, salt terimsel olarak akıldır. Nitekim bu akıl,- veya us- dilsel manada bir olguyu ifade eder. Buna “terimsel akıl” diyebiliriz. İkincisi ise, “idrak eden”, “analiz yapan” ve en önemlisi “düşünen” akıldır. İkinci anlamdaki akıl, kavramsal olarak “akıl” kelimesinin içeriğini dolduran tüm özelliklere sahiptir. Düşünebilir, beden fonksiyonlarının yerine gelmesi için emir verebilir vb. Buna da “reel akıl” diyebiliriz. Yani akıl dediğimiz şeyi aslında biz bu ikinci anlamıyla anlıyoruz. İlki salt sözcükten ibaretken, ikincisi zihnimizde canlanan ve belli niteliklere sahip kavramı ifade eder. Buradan anlatmak istediğimiz şey şudur; eğer biz usu (yani aklı) maddeden bağımsız bir şekilde eylemini tamamlayan bir varlık olarak düşünürsek, bu “terimsel akıl” olacaktır. Çünkü, özne-nesne konusunda da ifade edildiği gibi, aklın eylemini yapabilmesi için maddeye ihtiyacı vardır. Daha estetik anlamda, akıl maddeyle düşünür. Bu eylemi gerçekleştiren varlığa da biz, “reel akıl” diyoruz. Demek ki, akıl-madde bütünlüğü, tüm düşünme eyleminin temel ilkelerinden birini oluşturur. Madde aklın gerisindeki dayanaktır. Bu sebeple akıl ilineksel bir kavramdır. Fakat bu durum, maddenin tözsel bir niteliğe sahip olduğu anlamına gelmez; o yalnızca bir dayanaktır.

Bizim akılla elde ettiğimiz bilgiler, yalnızca maddeyle kavranabilen bilgilerdir.Bizim maddeden bağımsız kabul ettiğimiz akli bilgiler, aslında maddeden türeyen kavramların nitelikleridir. Başka deyişle, özne durumunda olan “reel aklın” edindiği bilgiler, kökeninde madde bulunan nesnenin bilgisidir.

Uzay ve zaman, bizim maddesel olan tüm niteliklerimizi kaplayan ve onunla eylemlerimizi tamamladığımız bir gerçekliktir. Genel olarak uzay ve zamandan anlaşılması gereken şey, tüm maddeyi kaplayan tümeli anlatmasıdır. Tümel ifadesi, felsefede her hangi bir konuyla ilgili yapılan ve daha çok mantıkta kullanılan bir ifadedir. Tümelin anlamı, genel olarak, belli bir sınıfa bağlı olguların, nesnelerin veya objelerin, adına her ne dersek diyelim o şeylerin, kapsanmasını ve içine alınmasını ifade eder. Örneğin, “bütün insanlar ölümlüdür” önermesi, insana yönelik bir önermenin tümele yönelmiş halidir. Burada Sokrates tekili, bazı insanlar tikeli, bütün insanlar ise tümeli ifade eder. Yani insanın tüm evrensel kapsamı olan bütün insanlar, bu önermede tümel anlamına gelir. Bu tür önermelere de, “tümel olumlu önerme” denir. Buradan yola çıkacak olursak, her ne kadar olağan bir kavram gibi gözükse de, uzay ve zamanın maddesel olan her şeyi kapsaması durumu, onun bir türe ait en üst kapsayıcı olmasını anlatır. Uzay ve zamandan anlamamız gereken şey, her anımızın ve hareketimizin onun içinde gerçekleşmesidir. Bu yönüyle tümel niteliği taşıyan uzay ve zaman, maddenin kapsanmasını ifade eden en üst maddesel kavramdır. Tümelin altında gerçekleşen her olgu, mantık felsefesi gereğince, ya tikeli ya tekili yahut onun özdeşi olan tümeli ifade edecektir. Sonuç olarak, “reel akıl” kavramı, tümelin (uzay-zaman) içinde olan ve tekliği bildiren bir kavram olması yönüyle tekili ifade eder. Aynı şekilde, “madde” kelimesi, her yönüyle tümelin içindeki şeyleri kapsayan, yalnızca tümeli kapsamayan bazı şeyleri ifade etmesiyle tikeli oluşturacaktır. Maddenin uzay ve zamanı kapsamaması, maddesel olgunun en üstünde uzay-zamanın bulunmasından gelir. Nitekim, biz uzay-zamana salt “madde” diyemesek de, maddesel bir kavramın tümelini ifade ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Buradan çıkaracağımız sonuç şudur; maddesel bir olguyu ifade eden aklımız, bunun tümeli niteliği taşıyan uzay-zaman içinde işlevsellik kazanır. Bu, mantık felsefesiyle ilgili anlattıklarımızla düşünülürse daha kolay anlaşılacaktır. Yalnızca “akıl” kelimesi, uzay-zamandan soyutlanmış bir şekilde düşünülürse bu, “terimsel akıl” ı ifade edecektir ve “akıl” kelimesinin içini dolduran niteliklerden soyutlanacaktır. Madde olan akıl, yalnızca terimsel farklılık taşıyan maddeyle bir bütünse -ki bunu yukarıda ifade ettik ve “akıl maddeyle düşünür” sonucuna ulaştık- bu madde, tümeli olan uzay-zaman kapsamı altındadır. Ve eğer, akıl kavramının niteliklerinin tamamlanması için, yani düşünebilen, analiz yapan vb. gibi niteliklerin olabilmesi için, madde gerekiyorsa, bu madde de tümeli olan uzay-zamandan soyutlanamaz. Çünkü madde, uzay ve zaman içinde olan bir kavramdır. Başka deyişle, yukarıda anlattığımız “reel akıl” kavramının olabilmesi için, bu, madde-akıl bütünselliğinde düşünülmelidir ve madde de, uzay-zamanın kapsadığı bir şeyse, “reel akıl” uzay-zaman içinde düşünülmelidir. Demek ki, burada “reel akıl” diye ifade ettiğimiz aklımızın ikinci yasası, Kant’ın da söylediği gibi, “onun uzay-zaman içinde düşünebilmesidir”.

Zaman ve mekan kavramı, her ne kadar olağan ve basit gözükse de, reel aklı anlamlı kılan maddenin niteliği ve doğasını anlamamız için ayırt edici özelliklere sahiptir. Madde ile zaman, birbirlerini anlamlı kılmalarıyla önem taşır. Öyle ki, maddenin olmadığı bir ortam, her ne kadar kurgusalmış gibi gözükse de, bilimin bizi getirdiği bugünkü nokta itibariyle sorgulanmaya değerdir. Burada zaman ve mekanla anlamamız gereken şey, aslında uzay-zaman bahsinde belirttiğimiz gibi, tüm maddeyi kaplayan ve onu anlamlı kılan zaman ile, aynı şekilde “zaman” kavramını ifade etmemizi sağlayan maddenin senkronize birlikteliğidir. Biz reel aklımızla eğer bir mekandan bahsediyorsak, orada zaten belli bir zaman kavramı vardır. Çünkü aklın yasaları bahsinde ifade ettiğimiz ikinci yasa, aklın uzay ve zamanla düşünebilmesidir. Örneğin, “Ali evde.” cümlesi, dilsel manada şimdiki zamanı ifade eder. Bu anlamda belli bir zaman kalıbına oturtulabilir. Kaldı ki bu cümle, şimdiki zamanı ifade etmese bile, zihnimizde canlandırdığı tasarımı zamansal bir bütünsellik içindedir. Aklımız uzay ve zamanla düşündüğü gibi, ancak ve ancak zaman ve mekanı düşünebilir. Burada ifade etmeye çalıştığımız şey, aklın mecburi olarak evrenin her hangi bir yerindeki kavramı düşünmesi değildir. Yukarıda ki örnekle devam edersek, Ali’nin evde olması, zihnimizin zaman olgusunu “şimdi” ile, mekan olgusunu da “Ev” ile tasarlamasıdır. Bu durum, reel aklımızın doğasında olan ve üçüncü bir yasa olarak ifade edebileceğimiz bir durumdur. Reel akıl düşünce eylemini gerçekleştirirken, düşündüğü şey somut evrende bulunan mekan olmasa da, onun kendi içindeki tasavvuru uzay-zaman şeklinde olacaktır. “Kant’a göre, sahip olduğumuz ya da tasarlayabildiğimiz bütün deneyimlerin mekansal ve zamansal bir karakteri vardır. Mekana yayılan ve bekli bir zamanda vuku bulan şeyleri algılıyor veya tasarlıyoruz. Bir yeri olmayan bir şeyi düşünemiyoruz. Bir topu düşündüğümüz taktirde, onun belli bir zamanda, belli bir yerde olduğunu düşünürüz. Zaman ve mekanda vuku bulmayan bir şeyi düşünmek bizim için mümkün değildir.”* (Bu görüşe katılıyoruz. Habersizce aynı gerçeği benzer şekilde ortaya koyduğumuz bilinmelidir.)

Aslında bu iki kavram, Büyük Patlama Teorisi ile düşünüldüğünde daha iyi anlaşılacaktır. Nitekim bu teoriye göre, evren 13 milyar yıl önce meydana gelen büyük bir patlamayla oluşmuştur. O anı zihnimizde canlandırdığımızda şunları söyleyebiliriz; patlama anı yalnızca maddenin oluşumunu değil, aynı şekilde zamanında oluşumunu ifade eder. Patlama anı diye ifade ettiğimiz şey, aslında maddenin oluşumunu anlatır. Maddenin olmasıysa, birliktelik ve senkronizelikle zamanın olması demektir. Bizim uzay-zaman içinde bahsettiğimiz olgu, bu iki kavramın bütünselliğini ve kopmazlığını betimler. Yani aslında patlamayla birlikte yalnızca madde değil, aynı anda zaman da oluşmuştur.Eğer bunlar birlikteyse ve bir bütünsellik içindeyse, reel akıl zaman-mekan kavramlarını birbirlerinden kesinlikle kopmayacak iki kavram olarak serimleyecektir. Büyük Patlama’dan önce neyin olduğunu bilim açıklayamasa da şu bir gerçektir; maddenin olmaması, zamanı da açıklayamamamız anlamına gelir. Bu iki kavramın hangisinden bahsedersek bahsedelim, mantıksal bir düşünce gereği, zaman ve mekanın, özellikle doğa felsefesi alanında birbirlerini tanımlayan iki kavram olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekir. Maddenin zamandan, zamanın da maddeden soyutlanması, salt iki kavramdan birinin zihinde ki tasarımını ifade edecektir; ki bu durum, evrenin her hangi bir yerinde bulunan madde için düşünüldüğünde, onu tanımlayan zamandan soyutlamak anlamına gelecektir. Böyle olunca da, doğayı açıklayışımız, doğanın temel yasasına, yani uzam-zaman birlikteliği yasasına aykırı olacak ve spekülatif (kurgusal) felsefeden öteye geçemeyecektir. Oysa ki biz eğer doğa felsefesinden, yani doğanın açıklanışından bahsediyorsak, Büyük Patlama teorisiyle düşündüğümüzde, onları birbirinden soyutlayamayız. Çünkü bu iki kavram, aynı andalıkla var olmuş ve ancak bu şekilde tanımlanabilir hale gelmiştir. Yani, biz eğer maddeden bahsediyorsak, bu madde, salt kavramsal bir tasarım değilde, doğayı analiz ederken tasarladığımız bir şeyse, onun evrende her hangi bir yerde bulunduğunu ve bu sebeple zaman ile birlikte bütünsellik içinde olduğunu kabul etmemiz gerekir. Demek ki, evrenin her hangi bir yerinde bulunan maddenin belirlenimliği zaman, zamanın belirlenimliği ise madde olacaktır.

*Metafiziğe Giriş, Derleme Ahmet Cevizci, s.237

Paylaş

İlk yorum yapan siz olun.

Bir Cevap Yazın